HAMBAL HASAN
HAMBAL HASAN
Sırtındaki kasaların ağırlığını dizlerinin titremesinden hissediyordu yalnızca, onun işi “Hambal”lıktı , işinden şikayet etmiyordu , güçlü kuvvetliydi ama bugün Meşedi Urusdam kişi sırtına kasaları yüklerken galiba biraz dolduruşa gelmişti. Üç kasa domatesi , iki çuval un ya da şekeri sırtında taşırken sanki gezintiye çıkmış gibi hissederdi kendisini ama bugünkü yük galiba biraz istiap haddini aşmıştı , Meşedi ona “Lele”sinden bahsetmiş onun ne zalım bir pehlivan olduğunu anlatmıştı pazarlık yapmadan ... Evet, O’nun Lelesi Erzurum’da Cirit yarışlarında da birinciymiş, Kars’taki “Güleş”lerde de ... hatta ünü o kadar yayılmışmış ki , Padişah efendimiz zamanın birinde onun pehlivanlığını duymuş ta onu Edirne’ye Kırkpınar’a istemişti efsanevi oyunlarını seyretmek üzere ... ve karşısına , derler ki Sultanların Başpehlivanı “Sümük Üzen” Kel Aliço’yu çıkartmıştı. Lelesinin bileğini o vakte kadar değil büken , tutmaya fırsat bulan pehlivan olmamıştı , Kel Aliço onu tanımıyordu ama tanımamasının cezasını da neredeyse çekecekti, daha güreş başlar başlamaz Kel Aliço peşrev bile yapmadan bu adı sanı duyulmamış, pırtı-palazla karşısına çıkmış garip pehlivana mal bulmuş mağribi gibi saldırmış ama bileğine yapışan demir pençenin bileğini yakarcasına acıtmasını hissedince, keşke biraz peşrev yapsaydım diye hayıflanmıştı... Hambal Hasan’ın Lelesi Domruk Söyün kişi Kel Aliçoyu tuttuğu gibi havalandırmış ve herkesin şaşkın bakışları arasında yere çalmıştı , Kırkpınar’daki hay-huy sırasında olayın vehametini sadece Cazgır farketmiş ama görmemezlikten gelmesi gerektiğini de bir kenara koymuştu , Kel Aliço tepe üstü yere çakılınca aklı başından gitmişti ama ayağa kalktığında kolunun havada olduğunu görünce doğrusu buna da pek itiraz etmemişti. İşte bu hayaller Hambal Hasanın süysününü yağır eden dördüncü kasanın ağırlığını sanki azaltıyordu. Hapandan aldığı kasaları Meşedinin İstasyon Mahallesindeki evine götürecek , evden aldığı Kok Kömürü çuvalını da Meşedinin Erzak dükkanına taşıyacak ve bunun karşılığında tamı tamına ikibuçuk kuruş kazanacaktı Hasan...
Hasan kendini bildi bileli ya Hamballık veya kamyondan karpuz boşaltma işinde ya da yazın sıcağında Patos’da çalışırdı, her gün işini bitirip de fırından dört somunu aldığında öyle bir dincelerdi ki dünya yansa bir horum otu yanmazdı,hele ara bir çok pul kazandığında bir de Çıldır balığı alınca...
Günlerin birinde yine Hapandan aldığı bir çuval şeker ve un’u üst üsde koyup Bekdemir kişinin evine ; Yeni Mahalleye getirdikten sonra tekrar Hapan’a dönerken hayatı değişmişti Hambal Hasan’ın, Tam Alpaslan Lisesinin önünden geçerken Cuma “Korkma-Sönmez”ini okuyan liseliler ipinden boşalmış gibi okul bekçisi Niyazı’nın elinden hiç olmazsa iki günlüğüne kurtulmanın tadını çıkarırcasına mermi gibi Lisenin kapısından fırlarken , biraz yorgun biraz dalgın tam oradan geçen Hambal Hasan’a çarpmış ve onu dığarlamışlardı, Hambal Hasan neye uğradığını şaşırmış ayağa kalkmaya çalışırken yoz malı gibi üzerinden onlarca delikanlı geçmişti bile, ortalık biraz sakinleşince Hambal Hasan yerden doğrulmaya çalışırken bir çift ateşle karşılaştı, onlar, Möhteşem’ın muhteşem gözleriydi ve elini ona uzatmıştı Möhteşem, yerden kalkmasına yardım etmek için.
Möhteşem, Lise 2 de okuyordu , kendi halinde, son derece duygusal bir kızdı , devamlı şiirle; edebiyatla uğraşır , Kerime Nadir ve Yakup Kadri’nin romanlarının hiçbirini kaçırmazdı ,romanlar başına bela açacaktı bir gün ve, o gün de bu gündü işte... Babası varlı mallı bir adamdı, Kazımpaşa Caddesinde beyaz eşya mağazası ve Ortakapı Mahallesinde kendilerine ait muhteşem evleri vardı Ruslardan kalma , taş oyma ve yüksek darvazalı...
“Azeri” diyorlardı onlara ama zaman zaman kendine sormadan da etmezdi “ne demek bu?” diye? Yani onlar “Ne Mutlu Türküm Diyene” dememelimiydiler? Sonradan aşık olduğu Hasan’ına da “terekeme” dediklerini öğrenince bu deyimleri kitaplarda aramış ta bulamamıştı bir türlü.
Hasan Möhteşemin elinden tutmuş , gözlerinin içinde yanmış , teşekkür etmiş hatta birazcık beraber de yürümüşlerdi ... Hasan, eve geldiğinde ne anasının “Hoşgeldin Balam”ını duymuş ne de gavağına “hörre” konduğunu görmüştü, her tarafında iki “Gara Göz” ve bütün duyu organlarında sadece yumuşak sıcak ve küçücük beş parmaklı bir güzellik vardı. Yemekten içmekten kesildi Hasan , ama hiç bir zaman Cesaret edemedi derdini kimselere açmaya, Günler aylar geçiyor ve Hambal Hasan Alpaslan Lisesinin dağılma zamanı, karşıdaki Baltık Şaheseri Rus binasının kölköyünde Möhteşem’i görmek için “put” kesilmekten vazgeçemiyordu, sonunda dayanamadı ve birgün gerif anasına derdini açtı , açtı da... anasından yediği zılgıt sonunda derdini bir daha kimseye açmadı; çok samimi olduğu arkadaşı Gaşgaçı Tosun’dan başka.
Anası ona aynen şöyle demişti: - Ay balam, herkeş öz gavağınnan yemelidi, sen bir gerif Hambalsan , ağa gızı senin neyine?...
Hasan süzüldü, Hasan arıhladı , Hasan Gülmeği,gakkıllamağı,şakkıllamağı tergidi , Hasanın hayatında tek bir şey vardı artık Lisenin karşısında beklerken ona bakan , gülümseyen ve ona “gel!” diyen bir çift “Gara Göz”.
Bir gün, Cesaretini topladı ve Möhteşem’in karşısına dikildi,
- Men... senin derdinden deli divana oldum , sensiz ne günüm, ne saatim, ne de birce deygem var,
Dedi.
Möhteşem, bu anı bekler gibi , atıldı:
- Kaçır beni ,
Dedi.
Kaçırdı Möhteşem’i Hasan... ve, doğru dayısının evlerine Kiziroğlu’na götürdü onu, aradan zaman geçdi... işin işten geçtiğini anlayan Möhteşem’in ailesi kızın nikahını yapmaya karar verdiler amma, Möhteşem’i ve Hasan’ın bütün sülalesini defterden sildiklerini söylemeği de ihmal etmediler.
Hasan Hapan’daki eski mutlu günlerine geri dönmüştü, karısı Möhteşem’le tarifi imkansız bir mutluluk içerisindeydiler , birbirlerini çok seviyor ve çok yakışıyorlardı , zaten Möhteşem gibi bir kız da Hasan gibi bir Göyçek oğlana yaraşırdı, Hasan boylu posluydu, Hasan yakışıklıydı, güçlü kuvvetliydi ve sevgi doluydu, dürüsttü, çalışkandı, Möhteşem daha ne isterdi ki? İki gönül bir olmuş ve samanlık ta seyran olmuştu bile.
Günler Günleri,Aylar ayları kovaladı, Hasanla Möhteşem mutlu olmaya devam ettiler ve bir de oğulları oldu, adını Söyün koydular. Söyün eve daha çok mutluluk getirdi, daha çok sevgi getirdi, güzellik getirdi ama Hasan’a da bazı kaygıları getirdi beraberinde , Hasan ne zamana kadar Hapan’da hamballık yapacaktı , yaşı da ilerlemeğe başlamıştı yavaştan , Söyün için ve Karısı Möhteşem için gelecek kaygıları uykusuz bırakmaya başlamıştı Hasan’ı, evet mutlaka almalıydı , almalıydı bir Gaşga.
Gaçagaç döneminde Karsta bulunan Malakanlar, Rumlar ve Ermeniler mallarını mülklerini eder-etmeze satıp Türkiye’yi terketmekteydiler , iyi insanlardı , ama savaş kötüydü ne yazıkki...
özellikle otomobil tamircisi Viktor çok iyiydi , annesi Nina ve Kızkardeşi Olga...
Hasan Hambaldı, ona burun kıvırarak tenezzül etmeyen eşrafın yanında tam tersine Viktor ve ailesi onları çok sever ve değer verirlerdi, Hasan ve ailesi onları ziyarat’a gittiklerinde kendilerine renkli yumurtaların ikram edildiği bir paskalya gününde, Gaşka almak isteğini açınca Viktor:
- Bizim Vasil Usta, Rusya’ya göçmeğe karar vermiş, onun çok güzel bir “Furğun”u var, satacak adam arıyor ama , o kadar da seviyor ki Furğun’unu... illa değer verdiği, kıymetini bilecek birine gitsin istiyor.
Deyince bizim Hasan gene gece uykularını kaçırdı ,günler ve aylarca... Hambal’dı , pulu yoktu , kazandığı parayla sadece evine ekmek götürüyordu, tek tük biriktiriyordu ama bu parayla Gaşga bile alamıyorduki; Furgun alsın. Hasanın gecesi gündüzüne karışmıştı ama bunu duyunca seheri pereli gözle etmeğe başlamıştı , olsun , Furgun iki atlıkdı ve onun sadece bir Atı vardı ama önce Furgunu alırdı sonra Allah ona bir at alma firsatı da verirdi elbet. Canını sıkan ise, Viktor Ustanın, Vasilin hafta içerisinde mutlaka Furgunu satması gerektiğini söylemesi idi. İmkansızdı bu kadar parayı bulması Hasan’ın... geceler...geceler , uykusuz ve düşünceli geceler geçmiş ve son güne gelinmişti , evet bu gün ya Furğun alınacaktı veya alınamayacaktı, Hasan dayanamadı artık ve onurunu ayaklar altına almaya karar verdi nedense... Möhteşem’in gavağına geçti ve,
- Ay’a sen doğma men doğaram , Gün’e sen açma men açaram diyen , özümden gıymetli, hörmetli, uşağımın anası, gözel-göyçek hatunum, men sene bunnarı diyende gınama meni,
- Ay kişi derdin nedi?... De!... derdine dermen için gurvan olsun bu sevdakarın senin,
- Men... bir Furğun’a vurgun olmuşam...
- ???
Hasan herşeyi anlattı saniyeler içinde , ve “Maral”ı Möhteşemin gözünden bir damla zümrüt süzüldü al yanağına ve kayboldu gitti...yerinde ıslak izi kaldı. Möhteşem, Er’i için tek şey yapabilirdi, para-pul ile hiç işi olmamıştı şimdiye kadar , ama anladığı bir şey olmuştu ve canını da sıkmıştı: para çok önemliydi ve... ne kadar vakit geçmişti bilmiyordu,kendilerini defterden silen ağabeyi Sarı Mehralı’nın karşısındaydı... Furgun parasını istiyordu; gözlerini Sarı’nın gözlerinin tam ortasına dikerek.
Sarı Mehralı, kızkardeşini onun tahmin ettiğinden daha sakin ve sevgiyle karşılamıştı, belki de zorunda kalmıştı, sanki pişman olmuştu ama , biraz düşündükten ve bıyık altından gülmesini kardeşinden sakladıktan sonra ,
- Yahşi , Pul’u vereciyem emme... bir şartım var...
- Ne şartın varsa başım gözüm üste deyip , önce ağabeyinin şartını dinledi, sonra, yerine getireceğine yemin etti Möhteşem... ve Furgun’un pulunu alıp koşar adımlarla uzaklaştı ağabeyinin Göller Yerindeki oto parçacı dükkanından.
Hasan, kendisine Furgun pul’unu uzatan karısından pulu nasıl aldı , Vasilin yanına nasıl koştu Furgun’u ne zaman aldı ve eve nasıl getirdi bunları hatırlamıyordu ama aklı başına geldikten sonra Möhteşeme pul’u hardan taptığını sorup ta ağabeyinden aldığını öğrenince canı sıkılmıştı ... ama, Furgun o kadar güzeldi ki neredeyse Möhteşem kadar...güzelim Furgunu’unu , renk renk çiçek resimleriyle süslü Furgun’unu bağlayacak yerinin olmamasına kızıyorken gözü bir oda-bir aralık evlerinin önündeki söğüt ağacına ilişti , Furgunu ağaca Varansoy zinciriyle bağlayıp yatağına döndüğünde Möhteşem uyumuştu , O ise ikinci atı nasıl alacağının hesabıyla gözlerini tavana dikmişti, geçten geç, uyumamış ama yorgunluktan kendinden geçmişti ki Möhteşem’in sesiyle uyandı:
- Hasan...oyan , diyesen Oğurçular gelif!.. Furğunu aparmıyalar?
Hasan, ayak yalın,Tuman-köynek eşiğe fırladı telaşla , koşar adımlarla Furğun’un yanına gittiğinde derin bir nefes aldı , Furğun yerindeydi ve ortalıkta hiç kimse de yoktu, biraz etrafı dolaştı herşeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra evine döndü , ama o ne ? kapı kapalıydı. Kapıyı çaldı ve şaşkınlıktan dili tutuldu, içeriden Möhteşemin sesi geliyordu:
- Hasan... Hasan, hele kalk bir kapıya bak, gecenin bu vaktinde kim ola ki? Hasan yanlış duyduğunu zannetti , bir yandan da “her hal Möhteşem yuhuya keçdi,menim eşiğe çıhtığımı yadınnan saldı” diye düşünerek pencereye seğirtti ve cama tıklattı fazla gürültü çıkartmamaya dikkat ederek,
- Möhteşem , kapıyı aç menem, men... İçeriden yine Möhteşem’in sesi geldi: -Hasan...Gurvan olduğum, kalkıp kapıya baksana, kapıda biri var.
Hasan şaşırdı, Hasan aptallaştı , anlayamıyordu , Hasan kendisiydi ve dışarıdaydı , peki içerideki Hasan kimdi? Daha gürültülü bir şekilde , biraz de kızarak kapıyı yumruklamaya başladı , ama içeriden gelen tepki değişmiyordu:
-Hasan ... Bir galk kapıya bah, kapıyı gıracaklar nerdeyse...
Hasan telaşla yumruklarının sayısını ve şiddetini arttırınca , hemen yan komşuları Mello’nun camındaki ışığı gördü, heyecan ve telaşla o tarafa koştu tuman-köynek, Mello da onun gibi bedeniyle para kazanan, yorgun biriydi ve kapıdan çıkıp Hasan’a ters ters,
- Ay Lelesi Cennetlik, gecenin korunda ne gıyamatı kopramıssan , ne işin var baş açıh-tuman köynek eşiyhte diyende , Hasan olan biteni anlattı , Mello ve Hasan kapıyı yumrukladıklarında Mello’nun renginin gecenin karanlığında beyazladığını herhal ayışığından farketti Hasan...Mello’nun düşündüğü ve kanını donduran şey ise daha geçenlerde toprağa verdikleri Çapıtpapağların Hasanıydı. Evet içeride bir Hasan vardı, o kesin, Möhteşem boşamı bağırıyordu, peki bu Hasan kimdi? Olmaya Çapıtpapağların Hasan’ı hortlayaydı? Vallah bu, Hortlak Hasandı...
Gecenin bir yarısında Mello yalın ayak-baş açık can havliyle köyün ana caddesinde koşarken garibim Hasan da meseleyi halledeceğini düşünerek var gücüyle Mellonun peşinden koşuyordu, Mello Hortlaaak!!! Hortlaaak!!! Diye feryat koparırken, Hasan da arkalarından Hortlağın geldiği korkusuyla ona eşlik ediyordu ,
- Hortlaaak!!! Hortlaaak!!!
Sabah kahvaltıda çay-eppeyh-çeçil yerken , ne Hasan karısına geceyi sordu ne de Möhteşemin ağzı açıldı, evet gerip bir geceydi ama herkes mutluydu ve en önemlisi de Möhteşem ağabeyine verdiği yemini tutmuştu ve, Furğun kapıda duruyordu , bir Umut abidesi gibi.
Ahmet KARSLI
ÇILDIR FM
 
Reklam
 
HAVA DURUMU
 

HABER 24
 
 
Ziyaretçi Sayısı: 30096 ziyaretçi
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=